Bugün: 21.02.2018
  • Ana Sayfa
  • »
  • GÖKÇEADA’DA ÜNİVERSİTENİN GELECEĞİ

GÖKÇEADA’DA ÜNİVERSİTENİN GELECEĞİ


Gökçeada’da üniversitenin geleceğiyle ilgili değerlendirmeye geçmeden önce; 16 Kasım 2011 tarihinde Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nin resmi internet sayfasının “Haberler” (http://www.comu.edu.tr/duyurular/detay.php?id=5042) kısmındaki bir bölümü paylaşarak konuya girmek istiyorum:  “ÇOMÜ’NÜN ÜÇTE BİRİ İLÇELERDE” başlıklı haberde, Rektör Yardımcısı Prof.Dr. İbrahim KAYA’nın beyanatı yer almıştı. Haberin Gökçeada ile ilgili olan kısmındaki ifadeler, içinde bulunduğumuz mevcut durumu çok net bir şekilde “özetler” niteliktedir. Söz konusu paragraf aynen şöyleydi:  “Adanın bir diğer sorunu da öğretim elemanlarının adaya ulaşımları. Öğretim elemanlarının pek çoğu çeşitli nedenlerle (kütüphane eksikliği, lojman olmayışı, sosyal ve ticari tesislerin eksikliği, sağlık hizmetlerinin zayıflığı ve çocuklarının eğitimi gibi) adada kalmayı tercih etmiyorlar. Bu durumda Çanakkale’den adaya gidip gelmek gerekiyor. Bunun içinse günlük gidiş gelişlerde gidişte 5, gelişte de 5 vasıta değiştirme zorluğu öğretim elemanı bulmayı zorlaştırıyor…” Evet! Konunun “özeti” budur!

Bildiğiniz gibi; adamızda iki yıllık meslek yüksekokulu ile birlikte, dört yıllık (Uygulamalı Bilimler) yüksekokul bulunmaktadır. Şu sıralar, dört yıllık yüksekokulun geleceğiyle ilgili olarak Gökçeada kamuoyunda ve yerel basınında bazı tartışmalar gündeme gelmiş bulunmaktadır. İlçelerdeki üniversite birimlerinin, yörenin gelişimine olan katkısı yadsınamaz. Merkezde tıkanan kadro sıkıntılarına, ilçelerin “arka bahçe olarak” katkısı da yadsınamaz(!) Üniversite öğretim elemanlarının ve öğrencilerin varlığı, toplum ve kültürel gelişimindeki rolü de bilinen bir gerçektir. Şahsımın da görevli olduğu okulumuzla ilgili gelişmelere önceki yazılarımda kısmen değinmiş olmakla birlikte, şimdiki yaşanılanlara genel hatlarıyla kısaca değinmek istiyorum.

Dört yıllık yüksekokulumuzun kurulum süreci, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nin bir önceki yönetimince; siyasilerin ve ada eşrafının desteği doğrultusunda 2008 yılında gerçekleştiği malumlarınızdır (Bu arada; Kasım 2009’dan itibaren söz konusu okulda görev yaptığımı da belirterek…) Yüksekokulumuzda altı bölümün (Gastronomi, Balıkçılık Teknolojisi, Kültürel Miras Yönetimi, Organik Tarım İşletmeciliği, Turizm İşletmeciliği, Restorasyon ve Konservasyon) faaliyet göstermesi planlanmış olup; başlangıç olarak Gastronomi ve Balıkçılık Teknolojisi Bölümleri aktive edilebilmiştir. Daha önceleri sağlık ocağı olarak adalılara hizmet veren binanın fiziki imkânları, yıldan yıla öğrenci artışı nedeniyle mevcut kapasiteyi kaldıramayacak aşamaya gelmiş bulunmaktadır. Kuruluşunun dördüncü yılını tamamlayan okulun, yeni bina yapımı ile ilgili proje çalışmalarının ve kaynak arayışlarının devam ettiği de malumlarınızdır. Mevcut binada derslik ve laboratuar alanları ciddi anlamda yetersiz kalmakta; bu olgu da öğrenci ve öğretim elemanlarının motivasyonunu olumsuz olarak etkilemektedir. Zaten öğretim elemanlarının büyük çoğunluğu Çanakkale’den gelip gittikleri için belli bir “stres” yaşamaktadırlar. Bina sorununun giderilmesi için yöneticilerimizin çözüm arayışları sürmektedir. Bu çözümlerden bir tanesi; Gastronomi Bölümü’nün, Çanakkale Ticaret ve Sanayi Odası’na ait olan Çanakkale Organize Sanayi Bölgesi’nde yeni yaptırılmış mekanına taşınması olarak görülmektedir. Bölüm Çanakkale’de olunca, söz konusu bölümün öğretim elemanı açığı da çok rahatlıkla kapatılmış olacaktır. Diğer taraftan bölümde ders veren (kadrolu-kadrosuz) öğretim elemanları da “yol stresinden” kurtulmuş olacaklardır. Bu kez de Gökçeada’da ikamet eden öğretim elemanları “yol stresine” gireceklerdir(!) İşin aslına bakılınca, Gastronomi Bölümü’nün Çanakkale’de “hayat bulması” çok daha kolay olacaktır. İşin daha da aslına bakılınca, okulun toptan Çanakkale’ye taşınması sorunları “kökünden” çözecektir(!) Elbette ki yüksekokul kurulurken,  bölümleri oluşturulurken yakın geleceğin “kestirilememesi” sorgulanabilir.  Geride kalan bölümün ya da bölümlerin (açıldıkları takdirde) daha rahat “nefes alabileceği” düşünülmektedir. Tabii ki kalan bölümüm öğretim üyeleri “Gökçeada stresine” devam edecektir(!)  Gastronomi Bölümü gittikten sonra, daha ziyade sosyal bilimler ağırlıklı bölümlerin hayata geçirilmesi planlandığını duymaktayız. Bildiğiniz gibi sosyal bilimler, uygulama mekanı olmadan da sadece sınıf ve tahta ile (elbette ki öğretim elemanıyla) yapılabilmektedir. Her ne kadar okulumuz “uygulamalı bilimler” olsa da… Dört yıl içerisinde öğrenci sayısının iki binlere çıkabileceği düşünülürken, gidişatın Gökçeadalıları memnun etmediği de bir gerçektir. Kamuoyunda oluşan tepki ya da eleştirileri anlayışla karşılamamız gerekmektedir. Örneğin, Gastronomi Bölümü’nün gelişmemesi için hiçbir neden yoktur. Elbette ki tek eksiği bina değildir. Neredeyse tam teşekküllü bir sanayi mutfağı oluşturabilecek kapasitede ekipman okulun depolarında bekletilmektedir. Yukarıda değinildiği gibi, öğretim elemanı temini de önemli sıkıntıların başında gelmektedir.  İçinde bulunduğumuz kurumun gelişmesi en büyük dileğimizdir. Şu anda “sade” bir öğretim üyesi olarak; okulun bir bölüm ya da tamamı taşınsa da taşınmasa da, gelişse de gelişmese de… Bizler maaşlarımızı almaya devam edeceğiz! Ama böyle mi olmalı?!.. Demekten de kendimizi alamıyoruz.

Hazırlanmakta olan “Yükseköğretim Kanun Taslağı”na göre; dört yıllık yüksekokulların fakülteye dönüştürülmesi söz konusudur. Anlaşılacağı üzere Gökçeada bir “fakülte kazanmış” olacaktır! İki yıllık meslek yüksekokulları, mevcut yapılarını koruyacaktır. Bu bağlamda Gökçeada Uygulamalı Bilimler Yüksekokul fakülte olduktan sonra, Gökçeada Meslek Yüksekokulu ile “karıştırılması” da tarih olacaktır(!) Kanaatimce; dört yıllık yüksekokulun Gökçeada’dan taşınması diye bir durum zaten söz konusu değildir!

Yüksekokulun sadece bir bölümünün adadan taşınacağı henüz “resmiyet” kazanmamış olmakla birlikte, şimdiki “dumanla” ancak bu kadar “idare” ediyoruz(!) Umarız ki taşlar en kısa sürede yerlerine oturur ve kamuoyu da resmi olarak bilgilendirilir.

Bilindiği gibi Devlet: “Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık” olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla Devlet kurumları halkın, ulusun öz değerleridir. Hiç kimsenin “bireysel malı” değildir! Yönetenlerin vizyonu elbette çok önemlidir. “Kurumsal vizyonu” da kurum yöneticileriyle birlikte kurum çalışanları belirleyebilmektedir. Yöneticilerin “astığım astık, kestiğim kestik” yaklaşımı, kurumsallaşmayı zafiyete düşüren en önemli unsurlardan birisidir. İçinde bulunduğumuz sıkıntılarda ne yazık ki kurumsallaşamamaktan kaynaklanmaktadır. Elbette ki daha yeni kurulmuş olan bir birimin “kurumsallaşmasını” beklemekte haksızlık olacaktır. 20 yılını tamamlamış ve kurumsallaştığına inandığımız üniversitemizin, siyasilerin ve yerel yönetimin desteğiyle bu süreci kısa sürede çözeceğine inanıyoruz.  Koltuklar, mevkiiler gelip geçicidir. Aksini düşünenler yakın tarihimize baksınlar. Ne sultanlar, ne yöneticiler geldi de geçti!.. Ne müdürler de(!)

Gökçeada’nın “makus talihi” çok zor kırılacağa benziyor! “İmrozluların ahı” mı tutuyor ne?(!)

Şimdiki konuyla pek ilintili değil ama; “Dere geçerken at değiştirilmez” atasözünü anımsayıverdim!

KİŞİSEL BİR AÇIKLAMA: Şimdiye değin köşe yazılarımda bir kez Bayramiç’e “görevlendirildiğim” zaman özelimle ilgili konulara değinmiştim. Kaleme aldığım yazılarımın neredeyse tamamını “Gökçeada’ya dönük” olarak yazmaya özen gösterdim. Bir akademisyen olarak “etliye-sütlüye karışmadan, suya-sabuna dokunmadan” da yazılar yazabilir(d)im. Öğretim üyesi olarak aynı okulu ve ofisi paylaştığım eşimle birlikte Gökçeada’daki üçüncü yılımızı tamamlamak üzereyiz. Kendi kendime bazen “Salla başını al maaşını” demiyor değilim! Akademisyen olarak; lisans derslerim, jüri üyeliklerim, hakemliklerim, kongre bilim kurul üyeliğim, bilimsel proje çalışmalarım ve de amatör bir  ruhla yapmakta olduğum “köşe yazarlığım”  dışında herhangi bir idari görevde bulunmadan; serbest zamanlarımda; bahçemde domates yetiştirip, balkonumda çayımı içiyorum, çok sık olmasa da geç vakitlere kadar adanın şaraplarıyla “kafa çekiyorum”, dansa gidiyorum, denizde yüzüyorum, dalıyorum-çıkıyorum, dağlarda tepelerde dolaşıyorum, Kaleköy civarında “aylak aylak” geziniyorum, bisiklete biniyorum, fırsat buldukça sörf yapıyorum, fotoğraf çekiyorum vs…vs…

Aslında:  “Bir şeyler iyi olmuş ya da olmamış! Salla başını al maaşını! Bana ne oluyor ki! Ben kimim ki! Otur oturduğun yerde!..” diyebilecek hale ne zaman geleceğimi kendim de merak etmiyor değilim! Diyeceğim günler belki de yakındır! Kim bilir?!

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ