Bugün: 14.08.2018
  • Ana Sayfa
  • »
  • DÜNYANIN EN GÜZEL ÜNİVERSİTESİ’NDE (DEGÜ) GEÇEN “ÜÇ VAKİTLİK” BİR MASAL

DÜNYANIN EN GÜZEL ÜNİVERSİTESİ’NDE (DEGÜ) GEÇEN “ÜÇ VAKİTLİK” BİR MASAL


Ülkenin batısında büyük bir şehirde çalışmakta olan bir profesör, aile bütünlüğü için; eşinin öğretim elemanı olarak görev yaptığı Dünyanın En Güzel Üniversitesi’ne (DEGÜ) geçmeye karar verir. Günümüzden üç vakit öncesinde, DEGÜ’nün küçük ve ücra bir kasabasında yeni açılan, henüz öğrencisi olmayan yüksekokul için ilan edilen profesör kadrosuna başvuru da bulunur ve açıktan atanması gerçekleştirilir. Ancak atanma süreci oldukça “sancılı” olur! Çünkü DEGÜ’deki bazı “güçler(!)” yapılan atamaya karşı direnirler. Öyle ki ücra kasabadaki yerel basını bile kullanırlar:  “Bu adam buraya gelmesin, zaten geldiği yeri de karıştırmış birisini, kasabamızda istemeyiz!” şeklinde kampanya oluştururlar. Dönemin rektörü kendi inisiyatifini kullanarak her türlü engellemelere karşın, öğretim üyesinin atanmasını sağlar. Öyle ki bu “güçler” rektör ile profesör arasında “mezhep birlikteliği” olduğunu bile düşünürler. Ancak kadro ataması tamamlandıktan sonraki dönemde rektör, her karşılaşmalarında kadroya alınan profesöre: “Hocam seni ne zorluklarla aldık!” şeklinde “takılmalarda” bulunur. Başlangıçlarda bu “takılmalar” karşısında gülümseyen profesör; “Keşke almasaydınız!” şeklinde şaka yollu karşılık verir. Ve o tarihten sonra da rektör, profesörü “karşısında” görür! (Oysa, karşısında olduğunu düşündüğü profesör, rektörlük seçimlerinde oyunu ve desteğini kendisine verir. “Sadakatini” rektör ve çevresine hiçbir şekilde de inandıramaz.) Öyle ki profesör, daha iyi tanıdığı ve bildiği bir diğer rektör adayına oy vermediği halde, diğer adayın “adamı” olarak nitelendirilir. İlerleyen aylarda da profesör, diğer rektör adayının “adamı olmaktan” gurur duyar hale gelir.

Profesör, DEGÜ’ye bağlı kasabadaki atandığı okulda, dönemin müdürü tarafından müdür yardımcılığı ve bölüm başkanlığı görevine getirilir. Zaten bölüm başkanlığı için unvan ve mevzuat olarak da başka alternatif bulunmamaktadır.

Okulun geçici olarak yerleşeceği (eski bir devlet dairesi) binanın tadilatı bile bitmeden, DEGÜ’nün bulunduğu merkezde oturdukları bir ev varken, okula ve topluma daha iyi hizmet verebilmek düşüncesiyle “kar-kıyamette” ücra kasabaya ailesiyle birlikte yerleşir.

Profesör, yüksekokula ilk öğrenci alımı için programın ve bölümün hazırlanmasında etkin rol alır.

Yüksekokula öğrenci alımından birkaç ay sonra dönemin rektörü okulu ziyarete gelir. Öğrencilerle yapılan toplantıda öğrencilerin bazı “yakınmaları” olur. Öğretim elemanları ile ilgili dile getirilen bir sorun karşısında, okulun kurucu müdürü: “Bu kasabaya nitelikli öğretim üyesi gelmez ki!”şeklinde bir tespitte bulunur (!) Bu durumda kasabaya “kendi iradesiyle” gelen kadrolu profesör ve kasabada ikamet eden-etmeyen öğretim elemanları topluca “niteliksizleştirilmiş” olur! (Aslında gerçek payı da yok değildir (!) Hangi aklı başında insan, böylesine ücra bir köşedeki göreve “kendi isteğiyle” talip olurdu ki?!) Kasabadaki okul, merkezde, orada-burada kadro bulamamışlar için ideal bir “atlama tahtası”  olabilir miydi?(!) (Nitekim de öyle olduğunu zaman göstermiştir) İyi de bu profesör neden kasabadaki görevi kabul etmiş ve kasabayı, okulu benimsemişti? O nereye atlayacaktı?(!) İşte akıllardaki esas soru ve “sorun” da buydu (!)

Profesör göreve başladıktan yaklaşık bir vakit sonrasında DEGÜ’de rektörlük değişimi gerçekleşir. Rektör değişimine bağlı olarak, alt kademelere doğru (doğal olarak) yönetim değişikliklerine gidilir. Değişiklik yapılmadan önce profesör, müdür yardımcılığı görevinden istifa eder. Ve rektörlükteki yönetim değişiminden yüksekokul da nasibini alır; var olan kurucu müdüre “teşekkür yazısı” gönderilerek görevine son verilir. Akabinde kasaba okulundaki bölümlerle zerrece ilgisi olmayan bir doçent müdürlük koltuğuna getirilir.

Kadrosu ve ikameti merkezde olan doçent müdür, müdürlük heyecanıyla göreve “sıkıca sarılır.”

Şöyle ki:

Göreve geldiği andan itibaren okuldaki “sonradan olma” bir akademisyenin ve malum bir grubun dolduruşlarıyla profesöre karşı olumsuz tavır içerisine girer. Oysa profesörü nereden tanıyacaktı ki?! İlk icraatı profesörü oturduğu odasından çıkartmaktır… Diğer önemli bir icraatı da; okul ana giriş kapısının kilit sistemini değiştirmek olup, mesai saatleri dışında okula giriş çıkışın engellenmesiyle “güvenliğin” sağlanmasıdır (!) Oysa yeni değiştirilen anahtar, profesör ve bir-iki kişi dışında diğer bütün elemanlara verilir. Böylece, kasabada yaşayan profesörün ve eşinin okula mesai saatleri dışında girip çalışması engellenir (Ancak çalışmak mesai haricinde isteyenler dilekçe ile müdürlüğe başvurdukları takdirde, okul kendilerine “zimmet edilerek” anahtar alabilmeleri mümkün kılınmıştır.)  Meğerse “24 saat ışıkları yanan” üniversite, koridorların ışığını açık bırakarak sağlanabiliyormuş (!..) Profesörün, bölüm başkanlığı görevini bırakmasını ister…  Profesöre “ders takibi yapamayacağını” söyler… Kısaca profesörü “edilgen” hale getirmeye çalışır. Profesörün, rektör ile tanışmasını engeller… Müdür yardımcısı olarak atadığı doçent yardımcısı unvanlı “sonradan olma akademisyen” profesörleri “aşağılayıcı” şekilde; “Doçent yardımcısıyım, memuriyete yeni geçtim, doğru düzgün işim yoktu, buraya geldim iş sahibi oldum; altımızda da profesör çalıştırıyoruz” şeklindeki konuşmalarına sessiz kalır… Profesörü, unvan ve pozisyonuna karşın yüksekokul yönetim kuruluna ve diğer bazı komisyonlara almaz... Yüksekokuldaki tüm öğretim elemanlarına karşı tehditkar bir şekilde; okulda yaşanan bütün olayların “sır olarak kalmasını” ister, aksi davranışta bulunanları soruşturmaya tabii tutacağını; üstelikte yazılı olarak beyan eder. Öğrencinin “suyuna gidilmeyeceğini” bile yazılı olarak deklere eder(!) “Öğrencinin suyuna gitmek” ne demekse?! Yaşına ve unvanına bakmadan, tüm öğretim elemanlarına “nasihatlerle dolu tatil mesajı” göndererek, elemanların yaz aylarında okula “teşrif etmelerini” hatırlatır (!) (Aslında merkezde ikamet eden öğretim elemanlarının, sadece “sıkıştırılmış” ders zamanlarında kasabaya gelmelerinden dolayı (kendisi de dahil) rahatsızlığını dile getirmektedir.) Okul müdürü, akşamları okuldaki çalışma ofisinde “ikamet eder (!)” gece boyunca ofis odasında “mekanik alet” kullanarak öldürüp duvara yapıştırdığı sivrisinek cesetlerini çevresindekilere teşhir eder (!) Öğretim elemanlarına derslerde beyaz önlük giymesini emrederek, kendince  “tek düze kıyafet anlayışını” getirmeye çalışır…  Oysa okuldaki uygulamalı derslerde zaten öğrenci de dahil herkes beyaz önlük giymektedir. İcraatıyla DEGÜ’de “tebessümle” karşılanır. Uygulamaya konulmadan vazgeçilir... İlgili bölüme alınacak öğretim üyesi ilanı ve jüri oluşturulması sürecinde, bölüm başkanı olan profesörü “mevzuata karşın” dışarıda tutar… Hiç konusu ya da branşı olmadığı halde, bölüm başkanı olan profesörün yetki alanında bulunan derslerin, öğretim elemanlarına dağıtılmasında baskı oluşturur… Tüm koşulları yerine getiriyorken, profesörün üç günlük yurtdışı konferansa katılım görevlendirme talebini “para yok” diye reddeder… Üstelik reddini de görevden 1 gün öncesinde yazılı olarak bildirir. Oysa bütçede yeterli kaynak da vardır. Profesörü sürekli olarak; yok sayar, küçük görür ve ötekileştirir…

Bütün bu yaşanılanlar karşısında profesör, okul müdürünü “baskı ve yıldırma, mobbing” nedeniyle “1 kuruşluk manevi tazminat” talebiyle dava eder. Ancak dava talebi ilgili mahkemece reddedilir.

Mobbing davası açıldıktan sonra “ipler iyice kopar!..” Profesöre karşı küser, selamı-sabahı keser (!) Nihayetinde, profesörün görev yapmakta olduğu yüksekokulda “kendisine ihtiyaç bulunmadığını” beyan ederek daha büyük bir kasabada bulunan; ama ilgili bölümünde öğrencisi bulunmayan DEGÜ’nün bir diğer okuluna “sürülmesini” sağlar!  Profesör; “Küçük kasabadan büyük kasabaya sürülen ilk profesör unvanını” alır (!) Profesörün, kadrolu bulunduğu okuldaki bölüm başkanlığı düşer… Yüksekokulun haberleşme (e-posta) listesinden (geçici olarak) adı çıkartılır. Profesör okuldan ve bölüm başkanlığından atılınca, geride kalan doçent yardımcısı; aynı zamanda müdür yardımcısı, ek ders ücreti almak için kendisine uygun ders programı hazırlar… Profesörü, yerel basında yazdığı yazılardan dolayı savcılığa şikayet eder. Savcılık takipsizlik kararı verir.

Doçent müdürün yukarıda sayılan uygulamalarından rahatsız olan profesör, gelişmelerden üst yönetimi bilgilendirmek ister (sanki bilgileri yokmuş gibi(!)) Ancak DEGÜ yönetiminin hiçbir kademesi profesörü “muhatap” olarak görmez. Bütün randevu talepleri geri çevrilir. Profesör, içine düşürüldüğü durumu anlatacağı “özgürlükçü üniversitenin” hiçbir yöneticisini bulamayınca, bir haber ajansının görüşme talebini kabul eder. “Sürgün haberi” yerel basından ulusal basına yansıyınca, hakkında soruşturma açılır. Yaptığı itirazlar hiçbir şekilde dikkate alınmaz ve “aylıktan kesme” ile cezalandırılır. Profesöre yapılan eylemi ve cezayı yerel İdare Mahkemesi’ de haklı ve yerinde bulur…

Profesör, büyük kasabaya yapılan sürgüne karşı, Bölge İdare Mahkemesi’nden yürütmeyi durdurma kararı alarak, yeniden kasabaya kadrosunun bulunduğu okula döner… Ancak yerel mahkeme esastan görüşmede, idareyi bir kez daha haklı bulur. Çünkü her şey “yasaldır”

Doçent müdürün bütün icraatlarından DEGÜ yönetimi de rahatsız olur. Bir yılın sonunda doçent müdür görevden alınır ve kurucu müdür yeniden göreve getirilir. Görevden alınan müdür “Artık yorulmuştum” diyerek dinlenme amaçlı görevden kendi isteğiyle ayrıldığını beyan eder (!) Okuldan ve tabii ki ücra kasabadan ayrıldıktan sonra profesör ile ilgili konuşmalarda; profesörü “bela!” şeklinde tanımlar. “Bela geldi mi… Bela gitti mi?..”

Kurucu müdür, yeniden göreve getirildikten sonra, “sular büyük ölçüde durulmuştur!” Çünkü kurucu müdür “diplomatiktir (!)” Yaşça daha olgun ve deneyimlidir. (Bir deyiş vardır: “askerlikte, albaydan değil teğmenden kork!” şeklinde…)

Profesör, mahkeme kararıyla kadrosunun bulunduğu okula döndükten sonra; ilgili yasaya göre bölüm başkanı olması gerekirken, bölüm başkanlık görevi iade edilmez. Profesör de artık sorunlarla uğraşmaktan bir anlamda “bıktığı ve ne haliniz varsa görün” dercesine konunun üzerine hiç gitmez!

Bu arada, öğrenci artışına bağlı olarak 3.eğitim-öğretim “vaktinin” yarısını tamamlayan yüksekokulun fiziki yetersizlikleri kamuoyunda da tartışılmaya başlanır. Okulun bir bölümü kasabadan merkeze gitsin mi kalsın mı gibi “söylentiler” çıkar. Gerçek olan şudur ki; okul “taşıma kapasitesini” çoktan tamamlamış ve öğrencilerle birlikte herkes mutsuzlaşmaya başlamıştır. Zaten kendisini okula ait hissetmeyen öğretim elemanlarıyla da işler “zoraki” yürümektedir.

Masalın başında profesörün; dönemin rektörüne cevaben verdiği “Keşke almasaydınız” şeklindeki şaka yollu sözü, zaman içerisinde “gerçeğe” dönüşür! Profesör zaman zaman “Dünyanın En Güzel Özgürlükçü Üniversitesi’ne” keşke alınmasaydım der dururmuş… Neyse ki profesör, kasabada (her şeye karşın) yaşamaktan çok mutluymuş!

Kasabaya gelmeden önce, profesöre karşı aleyhinde yazılar yazan yerel gazete sahibi bile, profesörün yaşadıklarına şaşmış kalmış (!) Öyle ki okulda yaşadığı sıkıntılar karşısında, profesörün “önemli destekçilerinden” birisi de bu gazeteci olmuş!

Çalıştığı okulda hiçbir idari görevi olmayan profesör; lisans dersleri, jüri üyelikleri, hakemlikleri, kongre bilim kurul üyeliği, bilimsel proje çalışmaları gibi akademik faaliyetleri haricinde; amatör bir ruhla “köşe yazarlığı” yapar,  serbest zamanlarında da; bahçesinde domates yetiştirip, balkonunda çayını içer, çok sık olmasa da geç vakitlere kadar kasabanın şaraplarıyla “kafasını çeker”, dansa gider, denizde yüzer, dalar-çıkar, dağlarda tepelerde dolaşır, köylerde “aylak aylak” gezinir, bisiklete biner, fırsat buldukça sörf yapar, fotoğraf çekermiş.

İşte Dünyanın En Güzel Üniversitesi’nde geçen bir masal… “Üç vakit üç sayfaya sığar mı” demeyin. Elbette ki sığmaz! Bu nedenle de masal 4 sayfa olmuş (!)

DEGÜ, adı gibi öylesine güzel bir üniversiteymiş ki; çalışanlarını oradan oraya “görevlendirerek” harcırah yoluyla zenginleşmelerini sağlarmış (!) Öylesine güzel üniversiteymiş ki, çalışan eşleri zaman zaman ayrı kasabalarda görevlendirerek “aile bütünlüğünü” sağlarlarmış. Özlem artsın diye (!..) Öylesine güzel üniversiteymiş ki; “mevzuatın dışında” asla bir eylem yapmazlarmış! Kanser hastası bile olsanız, son nefesinize kadar yanınızda durur, maaşınızı evinize kadar getirilermiş (!) Öylesine güzel bir üniversiteymiş ki; eşi “ölüm döşeğinde” kanser hastası olan memuru; kafasını dinlesin, eşinin gözleri önünde eriyip gitmesini görmesin diye ücra kasabalara görevlendirirmiş (!) DEGÜ öylesine “özgürlükçü” bir üniversiteymiş ki; çalışanları dünya görüşlerine göre tasnif edilerek tek tek listelenmiştir. Yine öyle bir özgürlük ortamı varmış ki; bir emirle çalışanlar komutanlık binasının önündeki “tadat alanında” toplaşırlarmış (!)

Masal da burada bitmiş! Evet! Bitmiş!.. İster inanın… İster inanmayın!

Evet! “Atlayarak” okudunuz değil mi? Zaten ben de masalda o kadar çok şeyi atladım ki!!!  Duyduğum ve aklımda kalanlarla masalı ancak bu kadarıyla yazıya dökebildim! Zaten masal değil mi?! Ve böylesi bir masalın gerçek olması da düşünülebilinir mi?!

Kişisel bir açıklama: Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Gökçeada Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu’ndaki görevimden ayrılıp, daha önce görev yaptığım İzmir, Dokuz Eylül Üniversitesi’ne geçtiğimin bilgisini (kendi görüşleri doğrultusunda) Sayın Ali Rıza ORUZBEYİ  “adahaber17”de aktarmıştı. Şahsımı onurlandıran ifadeleri için kendisine teşekkür ederim. Asıl önemli bir diğer teşekkürüm de; AKP Gökçeada İlçe Başkanı Sayın Tahir SARGUT ve ekibinin verdiği destek içindir. Yaşadığım süreçte destek veren tüm Gökçeadalılara ve dostlarıma huzurlarınızda teşekkür ederim. Güz dönemi sonunda (sınavların tamamlanması, notların teslimi) ÇOMÜ’den  “resmen” ayrılmış bulunacağım. Gökçeada’ya da artık “yerli turist olarak” geleceğim.

İyi bir yıl dileğiyle…

Bülent CİHANGİR

Ocak 2013, Gökçeada

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ