Bugün: 26.05.2018
  • Ana Sayfa
  • »
  • AİDİYET VE AİDİYET DUYGUSU ÜZERİNE…

AİDİYET VE AİDİYET DUYGUSU ÜZERİNE…


5 Mart 2012 tarihinde Gökçeada Gazetesi’nde yayınlanan yazımı “görülen lüzum üzerine” hiç değiştirmeden burada yeniden veriyorum.

“Aidiyet”in sözlük anlamına bakacak olursak  “ait olmak, ilişkinlik, ait hissetmek” şeklinde tanımlanmaktadır.  Aidiyet duygusu, yüksek organizasyonlu omurgalı canlıların bir çoğunda “içgüdüsel” olarak gelişmiştir. Kuşların, sürüngenlerin (kertenkele, yılan vs), memelilerin (aslan, ayı, vs.),  bazı balıkların (lahos, orfoz vs) yaşam alanlarını nasıl “sahiplendiklerini” bir başka türdeşini nasıl  kendi alanından uzak tutmaya çalıştığını belgesellerden de biliyoruz. Sokaktaki bir kedi ya da köpeğin “aidiyet duygusunu” küçük bir parça yiyecekle test etmeyenimiz yok gibidir. Yiyeceğini her gün sağlarsak, köpek ya da kedi; kendisini size “ait olarak” hissetmeye başlar. Biz onu sahipleniyor gibi görünsek bile, aslında bizi sahiplenenler onlardır. Elbette ki bu duygunun “yiyecek temelli” olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Pekala; omurgalı canlıların en gelişmişi olan biz insanlarda (Homo sapiens) aidiyet ve aidiyet duygusu nasıl gelişmekte ya da açığa çıkmaktadır? Temelinde yatan gerçek nedir? Para mı, aşk mı, sevgi mi, makam-mevkii mi nedir? Acaba bu öğelerin bir çoğu mu bizlerin “aidiyet duygusunu” belirlemekte ya da geliştirmektedir? Bir örnekle yaklaşacak olursak; madem ki Gökçeada’da yaşıyoruz; kendimizi ne kadar “adalı” görüyor ya da hissediyoruz? Yoksa birileri bizi buraya “sürükledi” de zoraki mi “adalı” olduk? Yoksa kendi özgür irademizle mi gelerek “adalı” olduk? Kısaca kendimizi “Gökçeadalı” olarak görüyor muyuz, görmüyor muyuz? Yüzlerce yıldır Gökçeada’da yaşamış ya da yaşamakta olan Hıristiyan Ortodoks vatandaşlarımızdan daha mı az; daha mı çok Gökçeadalıyız? Elbette ki burada bir “ayrıştırma” söz konusu olmayıp; Gökçeada’ya olan aidiyet duygularımız  konu edilmektedir. “Kentlilik bilincinin” temelinde yatan da aidiyet duygusundan başka bir olgu değildir. Etrafımızda olup bitenlere “Adam sen de!” mantığıyla yaklaşıyorsak; zaten “kafadan” aidiyetimizin boyutunu ortaya koymuş oluruz. Konuyu “kurum aidiyetine” getirecek olursak; kendimizi, çalıştığımız kuruma ait hissetmiyorsak, yaptığımız ve yapacağımız işin hiç kimseye bir fayda getirmeyeceğini de bilmeliyiz. “Emaneten” bulunacağımıza hiç bulunmasak daha iyi değil mi? Örneğin bir kurum yöneticisi veya çalışanı, kendisini ait hissetmediği bir kentte görevlendirilmişse; “şafak sayarak” yönettiği, çalıştığı kuruma ya da kente ne kadar yarar sağlayabilir?.. Diyerek, yazıyı da burada kapatalım!

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ