Bugün: 19.07.2018

ÇANAKKALE’DE BİR GALATASARAY EFSANESİ...

ÇANAKKALE’DE BİR GALATASARAY EFSANESİ...
Çanakkale Zaferinin 100 ncü yılında, yeni bir Galatasaray efsanesine ruh vermesi dileğiyle,18 MART 1915 efsanesini yaratan, kaderleri bir öyküleri farklı kahramanların önünde minnet ve saygıyla eğiliyoruz... 18.03.2015 00:00
 
 
Kaynak. Ziyad EBUZZİYA
 İsmi, imparatorluk devrinde ‘’Mekteb-i Sultani’’ olan Cumhuriyetle ‘’Galatasaray Lisesi’’ne çevrilen bu ocağın öğrenci ve mezunları, Trablusgarp İtalyan Harbi (1911), Birinci Balkan Harbi (1912), İkinci Balkan Harbi (1913), Birinci Cihan Harbi (1914), İstiklal Harbi (1921), gibi savaşlara katılarak 50 şehit vermişler, 150 kadarı da gazi olmuştur. Şehitlerin 7’si hademe, 4’ü Ermeni olmak üzere 43’ü öğrencidir. Bilindiği üzere o dönem Galatasaray Öğrencisi, seçkin ailelerin çocuklarından oluşuyordu.   Düşman kuvvetlerinin Çanakkale’de Boğazı geçme mücadelesi verdiği öğrenilince özellikle son sınıf öğrencileri okuldan kaçarak gönüllü olmak istediler. Mevcut üç kapının denetiminden sorumlu hademeler, öğrencilerin çıkışına izin verdiler. Dönemin müdürü, kapıların kapatılmasını emretti. Hademeler buna uymadılar, öğrencilerle beraber onlarda giderek gönüllü oldular.

  Askerlik görevini yaparken vatan uğruna şehadet mertebesine ermek veya gazi olmak her Türk için doğal bir şeydir. Ancak bu 50 şehit ve 150 gazinin durumu başkadır. Zira bunların istisnasız hepsi, (1909 ve 1914 ‘’ Askeri Mükellefiyet Kanunu’’ gereğince) askerlik vazifesinden ya muaf ya da tecilli tutulmuş gençlerdir. Bu iki kanun, Sultani Mektepleri talebe ve mezunlarını askerlik görevinden ‘’maksureli’’ ettiği gibi, Balkan Harbi sırasında mer’i olan 1090 kanunun da, üstelik bütün İstanbul halkını askerlik  görevinden ,azade kılınmaktadır. Bu şehit ve gazilerin hepsi  17-22 yaşındayken ve bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısımlarında, bir kısmıysa Darülfünunu veya Avrupa  Üniversitelerinde tahsildeyken, birbirleriyle yarış edercesine askerlik şubelerine koşmuşlar ve gönüllü olarak askere yazılmışlardırç hatta işlerinden Irak Cephesi’nde şehit düşen 646 Celal İbrahim, seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve ‘’ 1 numaralı gönüllü’’ yazılmak şerefini elde etmiştir. Bu gençlerin hepsi mükemmel lisan bildiklerinden, gönüllü kaydolununca karargah hizmetine alınmışlar, ancak, cepheye ısrarla talip olarak ön safhalarda dövüşmüşlerdir.

Şu hususu göz önünde bulundurmak gerekir:

  İmparatorluk devrinde, derslerinin tamamı hem Türkçe hem Fransızca olan tek mektep Galatasaray idi. Talebesinin yekunu 650 olup, bunun yarısına yakını da İmparatorluğun Rum, Ermeni, Yahudi, Bulgar, Sırp, Karadağlı gibi Gayrimüslim ekalliyet çocuklarıydılar. Geri kalan Türk ve Müslüman çocuklarının ne kadar azının 17-22 yaş arasında bulunabileceği anlaşılır. Bu da, hemen tüm Müslüman Talebelerin gönüllü olarak cephelere koştuğunu gösterir.

…..

  Üç aylık talimden sonra Mehmed Muzaffer, ‘’zabit namzedi’’ olarak Çanakkale’de idi( Mart 1916). Müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’de uğradıkları mağlubiyetlerden  ve  verdikleri yüzellibin zayiattan sonra Boğaz’ı aşamayacaklarını anlamışlar, 1915’in son haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip, çıkıp gitmişlerdi.

 Muzaffer, Çanakkale’ye vardığında harb durmuştu. Zaman zaman, İmroz ve Bozcaada’da üstlenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da, 1915 Nisan’ından Aralık sonuna kadar 8 ay süren kanlı boğuşmalara kıyasla bu bombardımanlar ‘’hiç’’  sayılırdı.  Çanakkale’deki birliklerin büyük kısmı, Kafkas, Irak ve Filistin Cephelerine sevk edileceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarını ikmal emri aldılar.

  Muzaffer, birliğinin alay karargâhında görevliydi. Alay’ın, kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlarsa ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mubayaalar için açık arttırma yapmak, ilanlarda bulunmak, ne adetti, nede bunlarla kaybedilecek vakit vardı. Her şey ‘’itimad’’la yürütülürdü. Muzaffer, Açıkgöz ve becerikli bir İstanbul çocuğu olduğundan, karargâh gerekli malzemenin temin ve mubayaasına onu memur etti. İcabeden paranın kendisine itası  içinde Erkan-ı Harbiye Riyaseti ’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.

  O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon, nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleriyse yok denecek kadar azdı ve karaborsadaydı. Muzaffer aradı, uğraştı, nihayet Karaköy’de bir Yahudi’de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti ama yapacak başka bir şey yoktu.  Anlaşmaya vardı.. lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı bir kaymakam (Yarbay)ın huzurundadır. Kaymakam, uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırolda duran ihtiyat zabit namzedine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan, ‘’ne alınacak?’’ dedi. ‘’oto ve kamyon lastiği’’ cevabı verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı:

‘’Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun! Derhal birliğine dön! İnsanı günaha sokma… para mara yok!’’

  Muzaffer selamı çaktı, dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin (bugünkü Hukuk Fakültesi Binası) bahçesinden dış kapıya ağır ağır yürürken, ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere Alay’ın ihtiyacı vardı. Eldeki (Almanların verdiği) iki Mercedes Benz Kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemeler de mutlaka lazımdı. Kendisi, bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulmak lazımdı…

 Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydan’ına vardı. Birden durdu, kendi kendine güldü. Aradığı çareyi bulmuştu!

Doğru tüccar Yahudi’ye gitti:

‘’ paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek. Ezandan sonra gelip malları alamam, gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapurum Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için, sabah ezanında geleceğim. Malları mutlaka hazır edin…’’

Tüccar ‘’Peki’’ dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti:

‘’Altın para vermiyorlar, Kâğıt para verecekler!’’

  Yahudi yine ‘’peki’’ dedi. Ertesi sabah Muzaffer, Merkez Kumandanlığından salladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar, malları hazırlamıştı. Hava gazı fenerinin (2) yarım yamalak aydınlattığı loşlukta malları arabaya yüklendi. Muzaffer, bir yüzlük kaime(yüz liralık kâğıt para)(3) verdi. Araba dörtnal Sirkeci’ye yollandı. Malzeme Şat’a , oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonrada gemi Çanakkale’ye yolunu tutmuştu.

3 gün sonra, Yahudi, elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar… Zira elindeki para sahteydi!

  Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıdın aynını Karaköy Kırtasiyecilerinden tedarik etmiş, bütün gece oturmuş, çini mürekkebi ve boya ile, gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı!... tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arasında bir de şu ibare bulunurdu:

‘’Bedeli Der saadete altın olarak tesviye olunacaktır.’’ Muzaffer, yaptığı taklit parada bu ibareyi şöyle yazmıştı:

‘’Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye olacaktır.’’ Onun burada ‘’altın’’ dediği, Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından da kıymetli kanı idi.

  Muzaffer, birliğiyle Sına Cephesi’ne gitti. Çanakkale’nin kanlı boğuşmaları şimdi bu cepheden cereyan ediyordu. Muzaffer, birinci ve ikinci Gazze Muharebelerine katıldı. Bu iki zaferde de birliğinin payı büyüktü. İkinci Gazze Zaferi’mizden sonra , İstanbul’daki mektep arkadaşı 449 Faik (Kasap Faik) Soydanbay’a yazdığı mektupta, ‘’ Kolundan yaralandığını, hastahanede olduğunu, yakında cepheye döneceğini, mülazımlığa terfi ettiğini, bu yaralanma dolayısıyla harp madalyasını verdiklerini, buna sevinmekle beraber ; harp sahalarında kollarını-bacaklarını bırakan arkadaşlarının madalya ile mükafatlandırmaları ne kadar yerindeyse, kendisininki gibi basit bir yara alanların da madalyaya layık görülmelerini o derece yersiz bulduğunu…’’ anlatıyordu. Mektup haziran 1917’de yazılmıştır. (4) ikinci Gazze Muharebeleri 17-19 nisanda olmuş, çarpışmalar üç gün sürmüştü.

  İngilizler ve onlarla birleşen ‘’ din kardeşlerimiz Araplar’’ dan oluşan, Mekke Şerifi Hüseyin ve Oğlu Faysal’ın Kuvvetleri, 6 Aralık 1917’de Gazze hatlarına tekrar yüklendiler. Aynı gün cephemiz yarıldı. Ertesi gün düşman Gazze’ye girmeye başladı. Kuvvetlerimizin kolaylıkla çekilebilmesi için gönüllü bir ardcı birlik Gazze’de düşmanı oyalamakla görevlendirildi. Mehmet Muzaffer’de bu gönüllüler arasındaydı. Ardcı Gönüllü Birliği’nin Mehmetçikleri, başlarında subaylarıyla sokak sokak, ev ev düşmanın karşısına dikildiler. Bu müthiş oyalama vuruşması akşam ezanına kadar; kurşun sıkmak ve süngü sallamak için ayakta asker kalmayıncaya kadar sürdü. Şehitler kendilerine açılan Cennet kapılarına doğru Arş-i Ala’ya yükselirken, yaralılarda İngilizlere esir düştüler.

Sahte paraya gelince…

 Yahudi Tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yakmaktan mı çekindi, bilinemez. Ancak olan bütün İstanbul’a yayıldı. Dünya’da emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Abdulhalim Efendi’nin Kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi, bedelinin altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul Polis Okulu’ndaki Emniyet Müzesi’ne hediye etti. Bu emsalsiz parça, Müze’de şeref mevkiinde muhafaza olundu…  1917’den 1970’lere kadar. Sonra ne oldu?... 

 1970’lerde Polis Okulu Ankara’ya taşındı, ‘’Polis Enstitüsü’’  oldu. Müze de oraya götürüldü… Ama müze olarak değil! Eşyalar tahta kasalarda şuraya-buraya tıkıldı.

 Para, İstanbul’dan Ankara’ya göç ettirilen Müzenin birbirinden kıymetli eşyalarıyla beraber sağa- sola savrulmuş. Evvela o nefis çekmecesinden çıkmış; sonra kadir kıymet bilmez ellerde dolaşıp perişan olduktan sonra, çok şükür sığınacak bir yer bulmuş:

‘’ Polis Laboratuvarları Daire Başkanlığının Grafoloji ve Sahtecilik Şubesi’’nin bir dosyasına !... Bereket bu şube kadir bilir kimselerin elinde de, bu emsalsiz parçayı itinayla korumaya almışlar. Bu eserin, sahifelerimizdeki renkli resimleri, o zevatın müsaadeleriyle sizlere sunulabildi.

 Şehit Mehmet Muzaffer’in taklidini yaptığı paranın aslı elli liralık kağıt paradır. Bu kağıt paralar, üzerlerinde de yazılı olduğu gibi, Rumi 6 Ağustos 1332 (M. 18.08.1916) tarihli kanunla tedavüle çıkarılmıştır. Bu tertip kâğıt paraların en büyük kıymeti elli liralıklardır. Yüz lira olarak bu tipte hiçbir kupür basılmamıştır. Herhalde Şehit Muzaffer’in alacağı malzemenin bedeli elli liranın çok üstünde olmalıdır ki iki tane ellilik imal edecek olsa anlaşılabileceğini düşünüp tek bir yüzlük yapmıştır. Bu kağıt paraları yeni tedavüle çıktığından, getirip verende subay ve askerleri olduğundan, tüccar, bu çeşit yüzlük kaime mevcut olup olmadığını araştırmak lüzumunu görmemiş olmalıdır. Esasen Muzaffer’in’’ sabah ezanı vakti’’ üzerinde durması da, hem o devrin ölü ışıkları altında paranın iyice incelenmesine imkân bırakmamak, hem de sabahın o saatinde her taraf kapalı olduğundan, sağa sola sormak ihtimalini de ortadan kaldırmak içindir.



Ziyad EBUZZİYA Kimdir?

Ziyad Ebüzziya (1911 İstanbul, 1994 İstanbul)

 Ziyad Ebüzziya, 12.yüzyılda Horasan'dan göç edip, Anadolu'da Koçhisar'a gelen Şerefli aşiretinden Horasan'lı At Çeken Hacı Hasanoğulları'na mensuptur. Gazeteci, yazar, matbaacı olan dedesi Ebüzziya Tevfik'ten sonra, babası Gazeteci Talha ve amcası Velid Ebüzziya'nın sürdürdüğü gazetecilik mesleğine 1933 yılında amcasının çıkardığı Zaman gazetesinde başlamıştır. Ebüzziya’nın annesi, eserlerini Ruhsan Nevvara takma adıyla yazan Hadiye Hanım, 12.yüzyılda Horasan'dan gelip Burdur'a yerleşmiş Bayraktar Selimoğlu ailesindendir.

Ziyad Ebüzziya’nın ilk yazısı 1 Haziran 1931’de Ziyad Talha adıyla ilk yazısı Yeşilköy Gece’de yayınlanmıştır.

 İlk ve ortaokuldan sonra liseyi Galatasaray Lisesi’nde (1924-1933), yüksek okuluysa İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde (1933-1936) başarıyla bitirerek mezun olan Ziyad Ebüzziya iş kariyerinde sırasıyla şu görevlerde bulunmuştur: İstanbul İş Bankası ve Merkez Bankası Memuru (1934 -35), Robert Kolej’de öğretmenlik (1938 -1943), Ortadoğu Teknik Üniversitenin kurucu ve Mütevelli heyeti azası (1955 -1960), Güven Sigorta Şirketi Yönetim Kurulu üyesi (1968 -1972), Denizcilik Bankası ve Deniz Nakliyat Şirketi Yönetim Kurulu üyesi (1972-74), İ.Ü. Basın Yayın Yüksek Okulu öğretim görevlisi (1979-1985), Türk Kültürüne Hizmet Vakfı kurucu ve Yönetim Kurulu üyesi (1985-1989).

 Ziyad Ebüzziya 1933 - 47 yılları arasında yarı ortağı olduğu Matbaa-ı Ebüzziya 'nın idareciliğini üstlendi. 1940 yılında yayımlamaya başladığı Tasvir-i Efkar' ın adını ertesi yıl Tasvir olarak değiştirdi. Aynı yıl Son Saat adlı gazeteyi de çıkarmaya başlayan Ebüzziya, 1943 yılında kurduğu Tasvir Neşriyatı'ndan 60 kadar kitap yayınladı. 1949'da gazetelerini kapatıp politikaya atıldı.

 1950 seçimlerinde DP'den Konya Milletvekili seçilen Ziyad Ebüzziya (DP üyeliği 1945-1955), 1955’de 19’lar Hareketi dolayısıyla DP'den ihraç edildi. Daha sonra Hürriyet Partisi kurucusu ve Yönetim Kurulu üyeliğinde (1955 -1958) bulundu. 4. Seçimde İstanbul ve Konya Hürriyet Partisi adayı (1957’de seçilemedi) oldu.

  Ziyad Ebüzziya 1940-47 yılları arasındaki gazeteciliği sırasında demokrasi mücadelesi verirken, gazetesi 17 defa kapatıldı; 35 defa mahkemeye verildi. 1950-60 döneminde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nde Türkiye temsilciliği görevinde bulunan Ebüzziya, 1946 -70 yılları arasında düzenli olarak yayımladığı bir tür resimli duvar ansiklopedisi denilebilecek Ebüzziya Takvimi'yle ünlendi. Kendine ait yayınevi için 'Kim Kimdir?' dizisi kapsamında kitaplar yazdı. Ebüzziya Tevfik'in Yeni Osmanlılar Tarihi'ni gözden geçirerek, genişletti, ekler koydu ve üç cilt olarak yeniden yayımladı. Ahmed Rıza'nın Batı'nın Doğu Politikasının Ahlaken İflası kitabını 1984'te çevirerek yayımladı.

Ziyad Ebüzziya’nın yayınlanmış telif, tercüme ve derleme 10’u aşkın kitabı vardır.

 İstanbul Kızıltoprak (Kadıköy)'taki her tarafı antika eşyalar ve tarihi eserlerle dolu, adeta düzenli bir kitaplık ve müze görünümündeki evinde vefat eden Ziyad Ebüzziya’nın naaşı 26 Mayıs 1994 tarihinde Fatih Camii’nde cenaze namazı kılındıktan sonra Zincirlikuyu mezarlığında defnedilmiştir. Dünyaca ünlü seramik sanatçımız Alev EBUZZİYA’nın babasıdır.


EROL SAYGI

GALATASARAYLI


Etiketler: ziyad ebüzziya - çanakkale geçilmez - galatasaray - mehmed muzaffer - şehzade abdülhalim efendi

Diğer GÜNDEM haberleri

  • PAYLAŞ

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir